Silahı Bıraktıysan Niye Bu Kadar Kıyamet Koptu Be Gülüm?
Geçen gün haberlerde izledim, PKK “törenle” silah bırakmış. Sözde sembolikmiş. Hani düğün gibi nerdeyse… Kazan kurmuşlar, odun, mazot, hop silahlar cayır cayır yanmış. Hani neredeyse davul-zurna eksikti.
Yahu kardeşim, 40 yıldır bu milletin ocağına ateş düşüren, binlerce insanın hayatını söndüren, şehirleri kana bulayan bu örgüt şimdi birkaç tüfek yakıp “silah bıraktım” diye temize mi çıkıyor?
Vallahi aklım almıyor. Madem bu kadar kolaydı, neden 50 bin can yandı? Neden bu kadar yıl geçti? Neden bu milletin gözyaşı hiç dinmedi?
Şimdi de çıkıp diyorlar ki, “Artık silahla değil, siyasetle mücadele edeceğiz.” Mücadelenin yönü değişmiş de, hedef aynen duruyor: Ayrı bir memleket, sözde demokratik bir bölge, adı konmamış bir parçalanma planı…
Ve olan ne biliyor musunuz? Silahı bırakan onlar ama taviz veren biziz. Hani derler ya, “Adam döverken ağlıyor, bir de üstüne özür bekliyor,” aynen öyleyiz. Ne hikmetse terörü bitirmeye çalışırken teröristin gönlünü hoş tutar hale geldik.
Üstelik sadece iktidar değil, muhalefet de sus pus… Oy kaygısıyla, seçim pazarlığıyla DEM’in peşine düşen herkes aynı sorumluluğu taşıyor. Bugün anayasa değişikliği konuşuluyorsa, onun masasında Kandil’in gölgesi var. Açılım sürecinde kim arabuluculuk yapıyordu, unutmadık; yine DEM, yine İmralı’nın sesi.
Silah bırakan normalde masada elindekini kaybeder. Bizde tam tersi: Silahı atıyorlar, biz üstüne çay, kahve ikram ediyoruz. Yasalar değişiyor, af gündeme geliyor, umut hakkı masaya geliyor. E bu nasıl iş? Bu nasıl silahsızlanma?
Bir de buna“tarihi süreç”, “büyük kazanım” deniyor. Kazanan kim, kaybeden kim diye bir bakın etrafa. Ülkenin üniter yapısı, birliği, dirliği tehlikede. Ama ekranlarda bir gülümseme, bir barış edebiyatı gidiyor maşallah.
Bakın, bu millet daha dün Mondros’la diz çöktü, sonra Sevr’le toprağına göz dikildi. Ama o gün silahı bırakıp taviz veren bizdik. Bugün silahı bırakan PKK, ama tavizi yine biz veriyoruz. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?
Lozan’a giden yol Kurtuluş Savaşı’ndan geçti. Biz savaşı kazandık, düşman silah bıraktı. Şimdi ise terörist kazandı, biz “barış süreci” diye ağzımıza lokma veriyoruz.
Kardeşim, barış istiyorsan önce hakkaniyetli olacaksın. Bunca yıl devlete kafa tutmuş bir örgütle müzakere masasına oturmak, doğrudan teslimiyetin başka şeklidir.
Ha, devlet istihbaratla görüşür mü? Elbette görüşür. Ama istihbaratla pazarlık olmaz, bilgi toplanır, oyun bozulur. Burada oyun kuruluyor, hem de örgütün istediği gibi.
BBC’ye konuşan Cemil Bayık ne diyor? “Apo’nun çağrısı boşuna değil, mutlaka bir sebebi var.” E demek ki hâlâ arka kapılardan haberleşme var. Demek ki biri hâlâ o kapıyı açık tutuyor.
Üstüne Mazlum Abdi çıkıyor, “Türkiye’yle görüşüyoruz,” diyor. E hani görüşme yoktu? Hani “bir araya gelmeyiz” diyordunuz? Kim kimi kandırıyor?
Hele o Öcalan’ın “Ana amacımıza ulaştık, varlık tanındı,” sözü yok mu? Hadi şimdi bana bir akıllı çıkıp “Devlet bunu muhatap almıyor” desin de görelim.
Bakın açık konuşayım: Bu ülkede terörle pazarlık olmaz. Bu iş müzakereyle çözülmez. Bu millet, savaşarak, dirilerek bu toprakları vatan yaptı. Birkaç cümleyle, birkaç gülen suratla, üç beş imzayla bu iş olmaz!
Eğer birileri hâlâ Apo’nun mektuplarından umut bekliyorsa, o umut bir gün bu milletin boynuna pranga olur, unutmayın!
Barışsa barış, ama mertçe, dürüstçe. Terörle değil, milletle konuşarak. Devlet, meşruiyetini dağdan değil, halktan alır. Bu işin yolu da dümdüzdür: Tavizsiz, amasız, lakinsiz bir mücadele!
Yoksa bugün törenle yaktığın tüfek, yarın başka bir çukurdan tekrar çıkar. O zaman ne diyelim? Geçmiş olsun, bir fırsatı daha elimizin tersiyle ittik demektir…
